• BIST 95.734
  • Altın 271,952
  • Dolar 5,5633
  • Euro 6,1703
  • Trabzon 22 °C

Sokrates, Baldıranı İçmek Yerine Yaşamayı Seçseydi!

Sokrates, Baldıranı İçmek Yerine Yaşamayı Seçseydi!

DOĞRUYU BİLEN BİR ADIM ÖNE ÇIKSIN

              Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz derler.  Doğru da, doğru nedir? Kime göredir? Doğru olduğuna kim karar verir? Nereden bakarsan doğru görürüsün?             Sorular sıralandıkça akıl karışıklığı artıyor demektir. Günü kurtarmak için attığımız adımların arkasında kalan mı, yarınlara onurlu izler bırakmak adına atılan adımlar mı; doğru hangisi?             Sokrates, baldıran zehrini içip hakkında verilen ölüm kararını yerine getirerek yaşamını noktalar. Kaynaklara göre, Sokrates’in zehri içeceği gece, kaldığı zindanın bütün kapıları açıktır.  Ona, isterse gidebileceği de söylenmiştir.             Sokrates, baldıranı içmek yerine yaşamayı seçseydi, düşünceleri bugüne kadar gelebilir miydi? Ölümü seçerek mi ölümsüzlüğe ulaştı? Yaşasaydı yeni düşüncelerle daha yararlı olmaz mıydı?             Düşüncelerinin doğruluğunu bile bile baldıran zehrini içerken, çok önemli iki ders veriyordu. Bunlardan birincisi, düşüncelerim o kadar doğru ve ilkeli ki, uğrunda ölmeye değer. Böylece, düşüncesini birilerine yaranmak için değil de gerçeği gençlere aktarmak için savunduğunu göstermiştir.             İkincisi ve bence önemli olanı ise, hakkındaki ölüm kararını veren makamların, kişisel çıkar veya sorun yüzünden değil de genel geçer değerler içinde yer alan düzenin korunmasına hizmet ettiklerini, kendisini sevenlere göstermektir. Böylece, devlete; hukuka ve adalete güven duygusunun zayıflatılmasını önlemek, ahlaki değerlere bakış açısının yaşantısına indirgenmiş haliyle sevenlerine ders vermiştir.             Ulusal değerlerimiz ve kültür içinde yer alan atasözlerimiz, sıkıştığımızda başvurarak anlatımın çıkmazlarından kurtulmak üzere anlam ve anlatım hazinelerimizdir.             Bunlardan biri var ki, ben atasözlerimizin genel karakterini taşımadığını düşünsem de geçerliliğini koruyan bir durumdadır. Etek öpmekle dudak aşınmaz             Sağıma soluma bakıyorum, bir yerlere gelmek için birilerinin kapılarını aşındıranları, bu yaptıklarının doğruluğundan emin olduklarından çevresindekilere ballandıraballandıra anlatanları görüyorum.             Düşünüyorum, İslam adalet, kul hakkı ve doğruluk konusunda tavizsiz ilkeler koymuş. Ahlaki değerler açısından baktığımızda, örneğin, bir ahilik geleneğimizde doğru; güvenilir olmak tartışmasız baş tacı edilen değerdir.             Fatih’i fatih yapan, inancı uğruna kellesini ortaya koymasıydı. Mustafa Kemal’i de Mustafa Kemal yapan, kellesini koltuğuna alarak altın harflerle yazılan destana imza atmasıydı.             Sokrates’i de Sokrates yapan baldıran zehrini içerken düşüncelerine olan inancıydı. Tarihte yerlerini almış bütün ölümsüz insanlar, değer deyip uğruna atıldıkları ilkeleri olan insanlardır.             Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerinin eseri olduğunu düşündüğüm yukarıda belirttiğim atasözü, günümüzde de geçerliliğini koruyorsa, bir şeyleri gözden geçirmemiz gerekiyor, sanırım.             Bu günlerde pek kullanmadığımız bir atasözümüz aklıma geldi: At binenin, kılıç kuşananın.             Liyakati öylesine güzel anlatmış bir atasözü ki, başka söz aramaya gerek yoktur. Şimdi geldi sormanın zamanı: Hangisi doğru?             Güneş bulutun arkasında kaldığında, aydınlık sonsuzluğa kadar kayboldu diyemeyeceğimiz gibi, her doğan günün de bir karanlık geceyi bitirdiğini unutmayalım.             Öğretmenlerim, doktorlarım, avukatlarım, esnafım; yönetenler, yönetilenler; “Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz.” demek karşısında, Sokrates’in baldıran zehrini içmesini nereye koyarsınız?             Doğru zamana göre değişir mi/ değişmeli mi? Doğru insana göre değişir mi/ değişmeli mi? Doğru makam sahiplerine göre değişir mi/ değişmeli mi?             Hz. Ömer’in dağıtılan kumaştan kendisine cübbe yaptığını gören bir mümin, Cuma hutbesinde ayağa kalkarak, “Ya Ömer, adil olmayan bir yöneticinin ne başımızda durmaya ne de hutbe de konuşmaya hakkı vardır.” der. Hz. Ömer, bu düşünceye nerden vardığını sorduğunda, “Dağıttığın kumaştan birer gömlek zor çıkarken, sen nasıl cübbe yaptın?” cevabını alır. Bunun üzerine, Hz. Ömer, soruyu soran kişiye teşekkür ederek, cevaplandırır: Benim ve oğlumun paylarımızı birleştirip yaptım.             Doğru olan, bu ise, Şeyhi, “Harname” sinde, neden şikayet emektedir? Fuzuli, niçin “Selam verdim, rüşvet değil diye almadılar.” demek gereğini duymuştur?             Doğru yerden mi bakamıyorum acaba? Ne dersiniz, sizin doğrularınız ne der?              
Bu haber toplam 796 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Akçaabatın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0546 284 1461 Köksal Ustaoğlu