• BIST 102.052
  • Altın 260,519
  • Dolar 5,6756
  • Euro 6,3673
  • Trabzon 24 °C

MEKTEP HİKÂYELERİ:İKİ KABAK

BERRİN USTAOĞLU AKYÜZ

MEKTEP HİKÂYELERİ: Berrin Ustaoğlu Akyüz

İKİ KABAK

Havalar erken soğudu üşüyen ellerimi fol arayan tavuk gibi cebime soktum. Paltomun yakasını sıkıca kapattım, denizin içinde ıslanmayacak kadar yüksek çizmelerimle sahilde yürüyüşe çıktım. Binlerce şekilli taş, yüzlerce ton gri gördüm. Yosunla sarılmış suyun içinde öylece yazı bekliyorlardı. Nar ağaçlarında ağzı açık, kargalar tarafından yenmiş meyvalar düşmek için kuvvetli rüzgârı bekliyor,  sararmış yapraklarına rağmen koca kabaklar heybetiyle yere uzanmış yatıyordu. Mevsim güzdü.

Çocukluğumu, anılarımı izliyordum rüzgârdan kısılmış gözlerimle. Ne nar ne deniz ne de derede ki taşlar vardı aklımda! Sadece hatırladığım iki kabaktı. Kabak hikayeli o geceydi.

Caminin hemen yanında Mektep denilen kahvehaneler ağabeyler amcalar babaların mekânıydı. Kadın evde kazak örerdi. Küçükken kapısından duyduğum muhabbetler kulağımı tırmalıyor, gözlerimden süzülen yaşlara engel olamıyordum.

Adamlar yan yana gelince her biri bir zaferini anlatırdı. Kahkahalarla gülen kişi kendi olurdu. Karşılığında anlatılan hikâyeye ise anlatan kişi gülecekti. Ama anlatacağım bu hikâyeye biz hep gülmüştük.

Olayın kahramanları oyuncuları hatta izleyicileri de bizlerdik.

Bir gün babam eve çok güzel iki kabak gönderiyor. Arkadaşı Naci ye de hava atıyor.

" Uy Naci öyle güzel gabaklar aldım ki!"

Bunu duyan Naci durur mu? Hemen oğluna, " Git Emine Tiyzene, Haydar Emice yolladı beni gabakların ikisi de bizimmiş, onları almaya geldim de!" dedi.

Ömer sepeti sırtına aldı yola koyuldu. Eğlence başlıyor, başrolde de kendini görüyordu.

Aradan çok geçmeden Annem kapıda çocuğu görünce şaşırdı, Bir mana veremedi, "madem kabaklar bizim değildi neden eve hamalla gönderildi!"

Neyse, annem yine de kabakları küçük sepete yükledi. Ömer köşeyi döndü dönmedi siyah kemik telefon zırzır çalmaya başladı. Annem şüpheye düştü. Telefondaki endişeli ses babamdı. "Emine kabakları tatlı yapar mısın''? diye ağzını yokladı. Annem " ne kabağı onları Naci nin oğlu aldı" deyince olay sarpa sardı. Aslında olay yeni başlıyordu.

Babam hikâyeye daha da renk katmak için harekete geçti. Telefonu kapatır kapatmaz kendini dükkândan dışarı attı. Sol gözünü kısarak ilerde ki köşeye göz dikti. Sepetli küçük çocuğu seçecek kadar uzağı görebiliyordu. Çok geçmeden köşeyi dönen Ömer boncuk mavi gözleri parlıyor, bir eliyle burnunun ucunda ki terleri siliyordu. Yorulmuş ama başarmış olmanın hevesiyle asker amcalar gibi ayaklarını yere vurarak yürüyordu. Babam sipere yattı. Binlerce düşüncenin ardından  "kabakların bu gece yenilmesi"

Gerektiği kararına vardı. Çocuk yaklaştı, yaklaştı, babam; "oğlum annene söyle akşam ailece size geleceğiz, kabakları pişirsin"

Serinlemiş eylül gününde olay kahramanı seçilen çocuk hiç cevap vermedi. Amacı babasının emrini yerine getirmekti. Sırtında ki acının önemi yoktu.

Ogün dükkân erken kapandı, öyle olması gerekiyordu. Tek nefes eve geldi babam. '' Hadi toplanın Nacilere gidiyoruz.'' Annem telaşlı gezmeyi sevmeyen biriydi. Ama bazı evler vardı ki özlenirdi. Çok geçmeden dört çocuğu ile kapının önünde hazır oluverdi. Ben babamın omuzuna yerleştim sokak kapısına çıkmadan. Ağabeyim babamın elinde; küçük ablam annemin dibinde, büyük ablam hep arkada yürürdü. Belki de ta o zamandan babamın yerine göz dikmişti. Bir gün babam gibi olacaktı.

Aramızda ki mesafe yarım saatti. Sahildeydi evleri. Yürürdük çoğunlukla, araba yoktu, ihtiyaçta... Ben yürümeyi o dönemlerde de sevmezdim. Evin küçüğü en sevileni idim. Kardeşim henüz doğmamış yerimi almamıştı.

Sahil boyunca Hükumet Konağı, Askerlik Şubesi, Akçaabat Gazinosunu geçtikten sonra artık çarşı bitmişti. O mis kokulu bahçeye yaklaşmıştık. O ana hızla ilerliyorduk. Yer fıstığı süpürge ağacı, kartopu çiçeği derken demir kapıya geldik. Kapı açıldı kahkahalara üç beş adım kalmıştı. İçeriden gelen kahkaha sesi Güleren Ablanındı.

Bizden önce eve giden Naci amca o uzun boyu, o ihtişamıyla kapıdan içeri girmiş ve karısının sitemiyle karşılaşınca ne olduğuna uğramıştı.

"Yahu Naci bahçemiz kabak dolu neden Haydar ın evinden aldırdın kabakları da pişirttin bana" demesiyle olay olduğu gibi Naci nin omuzlarına çökmüştü. Babamın ışıl ışıl gözleri karşılaşma anını beklerken, konuya hakim olmayan annemin meraklı telaşı ile az sonra ortaya çıkacaktı. Anahtarsız kapıyı araladık. İki suçlu bakışırken yorgun ama neşeli kadınlar kucaklaştı.,

" Emine Abla bu koca çocuklar hiç büyümeyecek mi? Bahçemizde kabaklar yerleri kaplamış, bak bize yaptıklarına.

Saatlerce gülüp eğlendikten sonra yüzlerce kez anlatılacak bu hikaye hafızalarımıza kazınarak tatlıya bağlandı gece. Gece serin yaz gecesiydi. Kara Denizin yumuşak yaz dalgalarıyla ayrıldık evlerinden. Ben Babamın yaşını çoktan geçtim ama hala tebessümle hatırlıyorum. Bazen de yaşlar eşlik ediyor, birlikte hatırlıyoruz.

Peki ya sizce, sizce büyümeli miydi O çocuklar?

.......

O koca çocuklar büyüdüler ve erkenden çekip gittiler. Kalanlara huzur mutluluk dileğimle son sorumu soruyorum. Sizce o kabağın tadı bir daha aynı lezzette olur muydu?

Çok değerli Güleren Ablama!

Nurlarda yatan tüm geçmişimize, yaşayanlara armağanım olsun.

Benim güzel Köyüm, benim güzel Akçaabat’ıma selam olsun.

Bu yazı toplam 369 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Akçaabatın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0546 284 1461 Köksal Ustaoğlu