• BIST 96.446
  • Altın 271,952
  • Dolar 5,5818
  • Euro 6,1983
  • Trabzon 23 °C

İçimizde Yükselen Duvarlar.

İçimizde Yükselen Duvarlar.

Duvarlar, tel örgüler, barikatlar, yasaklamaların türlü araçları. Yaşantımızı sınırlayan bazı gerçeklerin sokağa, kaldırımlara, kısacası insanın ayak basacağı ama ayak basmasının istenmediği her yerde karşımıza çıkan bu sınırlayıcılar, ruh dünyamızı; düşünce dünyamızı sınırlayan ama saydığım engelleyiciler gibi görünmeyen gizli engeller yanında engel bile değildir.

            Futbol fanatiklerinde karşımıza çıkar: Aynı hareket benim oyuncuma yapılırsa faul, benim oyuncum tarafından yapılırsa, futbol erkek oyunudur. Aynı harekete, hakem benim takımım lehinde düdük çalarsa, bravo; ama rakip takım lehinde çalarsa en hafif tabirle satılmış hakem.

            Oğlum kız arkadaşıyla gezerse, erkek adam; kız, kız nasıl gezer, el âlem ne der sonra?

            Ben bir erkek olarak hovardalık yaparsam, erkekliğin raconudur, başka erkekler yaparsa toplum bozulmuştur; bu gidiş hayra alamet değildir.

            Bakkal, kasap, manav, hırdavatçı, züccaciyeci, toptancı; perakendeci kısacası esnaf siyaset konuşur, serbesttir. Okumuş insan konuşursa, hele bir de devlet memuruysa suçtur. Suç türlü türlü olur. Hemen her dönem kaşımıza çıkar, iktidardan taraf konuşursan, istersen partinin toplantısında git konuş suç değildir. Muhalif kanattaysan ağzını dikkatli açmalısın.

            Ülkemizde, çok sık rastlanan “torpil” durumlarında aracı olan kişi genelde, “Bizim partidendir.” der, makam sahibi de “Ne partisi, devlet memurunun partisi olmaz. Bu yasaya aykırıdır.” demez.

            Ramazan ayı geldiğinde, doğu kentlerinden, bunun güneyi- kuzeyi yok; bazı insanların ne hikmetse İstanbul, İzmir başta olmak üzere batı kentlerinde işleri çıkar. Bayrama birkaç gün kala dönerler memleketlerine. İşi mi bitmiştir, Ramazan mı geçmiştir, biz orasına girmeyelim de, genelde uyduruk işlerle gidenlerin tamamına yakını oruç tutmazlar, bunu bilelim.

            Nedir bu? Sınırlandırılmış yaşantılarımızın yolculuklara dökülmüş kaçışları mı? Nereye kadar bu kaçışlar?

            Öğrencilik yıllarımda Ramazan ayı gelmiş, oruç tutanlar- tutmayanlar ayrımı ayyuka çıkmış, kantinlerde kahvaltı yapanlara imalı bakış atanlarla, “Ne bakarsın?” tarzındaki bakışların kavgaları yaşanmaktadır.

            İlk günlerde orucunu tutan bir arkadaşımız, bir sabah kahvaltıya inerken, elindeki ilaç şişelerini herkese göstererek, “Bu gün, hasta olduğum için oruç tutamıyorum, işte de ilaçlarım.” demeye çalışıyordu.

            Bir mağazada tezgâhtarlık yaptığım yıllarda, Cuma vakti geldiğinde patronum, bana, “Git yemeğini ye.  Gelirken benim de yemeğimi söyle. Şimdi çıkarken kapıyı dışarıdan kitle.” der, ben de dediğini yapardım. Cemaatin camiden dağılma vaktinde iş yerine gelir mağazayı açar, patronu uyandırırdım. Elini yüzünü yıkayan patron kapı önüne çıktığında, soranlar uzaktaki bir caminin adını söyler, yemeğini yemeye içeri girerdi.

            Tıpkı öğrenciler gibidir yaşama bakışımız: Zayıf not alınca öğretmen verir, iyi not alınca da kendisi alır. Düşüncelerimizi sınırlayan gizli ama kalın mı kalın duvarların yıkılması, Çin seddinin yıkılmasından daha zordur. Düşünür demiş ya: Atomu parçalamak, ön yargıları yıkmaktan daha kolaydır.

            Nedir, biz gerçeğimizle yüzleşmekten alıkoyan?  Amir hata yapar, olabilir abartacak bir durum yoktur; memur hata yapar soruşturmada geç kalmamak gerektir.

            Bakanlık yaptığı işlerde, attığı imzalardan geri adım atar, taşraya denetim ekipleri gönderir; İşler düzgün yürüyor mu?

            Doktor, sigara içme der, çıkar bahçeye sigara yakar. Baba yalan söylemenin kötü olduğunu söyler, kapı çalındığında “Beni sorarlarsa yok de.” dedirtir.

            Yıllarca, ilkokullarda çocuklara, “Türk’üm, doğruyum…” dedirtip de, “5 litre süte 2 litre su katan sütçü kaç lira kar etmiştir?” diye sormadık mı?

            Sahiden, nereye kadar sürecek içimizdeki duvarları yıkamamak. Şeffaf olmak için nasıl bir olay başımızdan geçmeli?

            Yıllar öncesinden Zeki- Metin ikilisinin Deve Kuşu Kabare dönemlerinden parodilerinden aklımda kalanbir bölümde, polisler apartmanı basar, bir kişiyi alır gider. Polisin gitmesiyle apartman boşluğuna çıkan sakinler, kimin götürüldüğünü birbirine sormaktadır. Apartmanda, telekız olarak çalışandan, faizciye; karaborsacıdan kaçakçıya kadar geniş bir suçlu kitlesi yaşar. Polis, gazeteciyi götürmüştür. Bunun öğrenilmesi üzerine, hayat kadınlarından biri, “Aman kardeş, o da gazetecilik yapıp siyasi yazılar yazacağına bizim gibi namusuyla iş yapsaydı ya.” der, parodi kahkahalarla biter. Demek ki ağlanacak halimize gülüyormuşuz, değil mi?

            Eleştiriye tahammülü olmayanlar, baskı kurdukça, ikiyüzlü insanlar yaratırlar. Bu da içimizde yıkmamız gereken kalın duvarları iyice kalınlaştırıp büyüttüğünden, dibinde cüce kalan kişiliğimiz tarafından görülmez olur.

            Ne diyeyim, anlayan anlar da anlamayan ne düşünür, onu da bilemem.

 

Bu haber toplam 774 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Akçaabatın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0546 284 1461 Köksal Ustaoğlu