• BIST 85.310
  • Altın 247,846
  • Dolar 6,0466
  • Euro 6,7481
  • Trabzon 19 °C

“Bana Bir Harf Öğretenin Kırk Yıl Kölesi Olurum.”

“Bana Bir Harf Öğretenin Kırk Yıl Kölesi Olurum.”

KUTLAMAK MI KUTLAMAMAK MI?

                Sözler vardır; ateş gibidir, söylendiği anda. Sözler vardır; sarsıntılar yaratır, söylendiği zamanda. Öyle sözleri duyduğunuz zaman ne olur söylendiği zamana, coğrafyaya ve söylenmeye neden olan olaylara bakmadan, değerlendirmeyin; o sözleri doğduğu ortamın koşullarını göz ardı ederek anlamlandırmaya kalkmayın.  

            “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” Hz. Ali, bu kısacık cümlesinde, dağlar kadar, denizler kadar anlam yüklerken, aslında İslam’ın nasıl bir ortamda doğduğunu; Bu dinin, eğitime ne kadar büyük önem verdiğini anlatıyor.

            İslam öncesi yaşanan köleliğin, insanlığın yaşadığı yüz karası bir dönem, kaldırmasının da bir o kadar zor olduğunu anlatırken, bir harf için köle olmayı düşünen bir Halifenin ne anlatmak istediğini varın, siz düşünün.

            Bir harf için 40 yıl diyen bir Halife, çarpı alfabedeki harf sayısı kadar kölelik vurgusu yaparken, “Bilimin köleliği” ne talip olmakla Kur’an’ın bilime, eğitime verdiği değeri de göstermektedir.

            Kur’an, "De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt alır." (Zümer, 39/9) buyururken, İslam’ın Halifesinin de yukarıdaki özlü sözüyle, Dinini anlama ve anlatma adına hareket ettiğini gösterir.

            “Hayır, ben köle istemiyorum. Çünkü yetiştiremediğim her insanın, beni cehalete köle edeceğini biliyorum. Yetiştiremediğim her insanın beni ve insanlığı karanlığa mahkûm edeceğini biliyorum.”  diyen öğretmenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.

            Size köle olmasınlar, yeter ki siz köle olacak duruma düşmeyin. Siz insanı onuruyla yaşatacak bir eğitim verin ki, sizin eğitim verdiğiniz insanlar da sizi onurlandırsınlar.

            “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Mustafa Kemal, geleceğimizi sizin ellerinizle resmedeceğimizi ifade ederken, binlerce yıllık bir ulusun, geleceğinin sorumluluğunu omuzlarınıza yüklemektedir.

            Mustafa Kemal, bu sözünü, içeride işbirlikçi hainleri görmüş; geri kalmışlık içinde kurtuluş mücadelesinin güçlüğünü yaşamış; cehalet içindeki insanlarla geleceği biçimlendirmenin güçlüğünü yaşamış; işgalin acılarıyla Anadolu’nun gerçeğini görmüş biri olarak söylemiştir.

            Değerli öğretmenler, hiçbir övgü, gözlerinin içi gülen öğrencinizin size minnetle bakmasının yerine geçemez.

            Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Şeyhülislam İbn-i Kemalpaşa, Yavuz’un yanındadır. Dönüş yolunda Şeyhülislam İbn-i Kemalpaşa’nın atının ayağından bir parça çamur, Yavuz’un kaftanına sıçrar. O büyük âlim telaşlanır. Ne yapacağını şaşırır Onun bu telaşlı halini gören, Yavuz Sultan Selim’in tarihe geçen şu sözleri oldukça anlamlı, belki de bugün özlemini duyduğumuz bir saygının tarihe mal olmuş anlatımıdır: - Âlimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası, bizim için şereftir. Öldüğümde şu çamurlu kaftan üzerime örtülsün!

            Bu sözden sonra, ne bir söze ne bir övgüye gerek var.

            Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde İstanbul’a girerken Fatih Sultan Mehmet’in, iki yanında onu yetiştiren Akşemsettin, Mola Hüsrev ve Molla Gürani vardır.

Osmanlı Ordusunu karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, heyecanla ellerindeki çiçek demetlerini Padişaha sunmak için ileri atılıyor. Şehir halkı, aksakalıyla ağır duruşuyla padişah sanıp çiçekleri Akşemsettin’ e sunmaya yanaşır. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:

"Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz", demeye çalışır..

Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin' i göstererek:

"Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır", der.

            Şimdi bu tarihsel kişiliklerin sözlerini, değerlendirmeden önce, sözlerin söylendiği ortamı; dönemi ve söyleyen kişilerin devlet kültürümüzdeki yerini lütfen iyi düşünün.

            Yok. Yok. Senden padişah yetiştirmeni istemiyorum. Mustafa Kemal’in, insanları kulluktan kurtardığı Cumhuriyetimizde, insan onuruna yakışır adımlar atacak insanlar yetiştirmeniz yeter.

            Değerli öğretmenlerim, basının yalnızlaştırdığı yetmezmiş gibi, bir de özgürlük adına; moda adına; kişisel özgürlük adına sunduğu şarlatanlıkların karşısında, yılmadan çalışmanız, başarınızı süsleyecek tacınız olacaktır.

            Ekonomik güçlüklere rağmen insan yetiştirmeyi sürdüreceksiniz ki, yarınlar hiç değilse, çocuklarınız için aydınlık olsun.

            Değerli öğretmenlerim, okulunuzdaki öğrencileri bilime, yarınların akademik başarısına hazırlamakta güçlük çekiyorsanız, güdülemede (motivasyon) güçlük çekiyorsanız, bunun nedeni ne sizin yetersizliğiniz, ne de çocuklarımızın zekasıdır.

            Bir ülkede adalet bozulursa, siz başarıyı unutun. Çocuklarımız, okulda en fazla 6-7 saat karşınızda, günün geri kalanı çevre; aile ve arkadaş ortamındadır.

            Komşusu, bir torpillinin işe kolay girişini, okulda başarıya falan öyle bakılmadığını anlatırken, bunu duyan öğrencinin yerine kendinizi koyunuz.

            Makamlara getirilen insanların, “Adamım, yakınım, partilim” gibi ölçütlerle getirildiğini duyan çocuklarımızın kafasında yaşadıkları kargaşayı düşünün.

            Topçunun, popçunun, mankenin yaşantısı ballandırıla ballandırıla anlatılıp, yazılıp çizilirken, siz kimi sınıfta güdülemeyi başaracaksınız.

            90 yıllık Cumhuriyet’e rağmen, ağalığı modernleştirerek sunan bunca TV. kanalı, çeteciliği, okul dizileri adı altında türlü rezaletleri yayınlayan; adam öldürmenin ne kadar basit olduğunu beyinlere kazıyan dizileri yayınlayan; çöp çatanlığa soyunmuş kanallar varken, siz, kimi, yarınlara nasıl hazırlayacaksınız?

            Muhalefetteyken “ak” dediğine, iktidardayken “kara” diyenlerin varlığında, siz kime vatan sevgisini, dürüstlüğü aşılayacaksınız.

            Saymakla bitmeyen yanlışlıkları sıralayarak başınızı ağrıtmak yerine şöyle düşünmenizi istiyorum:

            Akademik anlamda başarılı olup, mesleğinin zirvesinde olanlara sahip çıkıp, “Benim öğrencim.” diyerek, gururlanmayanımız yoktur. Güzel.

            Pekiyi de, gaspçılar, tinerciler, hırsızlar, namussuzlar, katiller, trafik canavarları, kural tanımayanlar, kadın pazarlayanlar, uyuşturucu satanlar, her türlü kaçakçılığı yapanlar hangi öğretmenin öğrencileriydi?

            Politik çıkarlar uğruna sağlıklı eğitim sistemi kuramayanlar, rüşvetle iş yapanlar, adam kayıranlar, İslam’ın emirlerine uyduğunu söylediği halde, “Bilenle bilmeyen bir olur mu? İşi ehline veriniz. Kul hakkı yemeyiniz. Âlimin mürekkebi şehidin kanından yeğdir. Bizi aldatan bizden değildir.” gibi emirleri görmeyenleri kim yetiştirdi?

            Ben de içinde olmak üzere, hiç kimsenin öğretmenler gününü kutlamıyorum/ kutlayamıyorum.

            Bize bağımsız bir devlet kurup, özgür yaşadığımız toprakları kanlarıyla sulayan şehitlerimizi; Çanakkale’yi, İnönü’yü, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı birer destan gibi tarihe yazan şehitlerimizin, gazilerimizin emanetine ihanet edecek kadar yozlaştığımız; bilimde, sanayide, ekonomide kısacası her alanda Mustafa Kemal ülküsünün çok çok uzağında olduğumuz bir ülkede öğretmenler gününü kutlamak için neyi gerekçe göstereceksiniz?

            Elbette gününüzü kutlayacağım; bu mevzuata rağmen eğitimden taviz vermediğiniz için, ihbar hatlarının kurulduğu bir mesleği sürdürdüğünüz için, nitelikli devlet memurları arasında en az maaşı aldığınız için, gelişmiş ülkelerde emsallerinizden kötü koşullarda görev yaptığınız için, atama çilesine rağmen göreve talipli olduğunuz için, elbette kutlayacağım diyemiyorum. Zira size bu ortamı layık görenleri kim yetiştirdi?

            Onuru elinden alınmış bir mesleği yaşamak istemiyorsak, onurlu öğretmenler olarak YARIN adında bir tablo çizdiğimizde ne görüyoruz, bunu düşünelim.

            Kahvehanede oturduğumuzda, bir kutsal mesleğin sahibi olmadığımızı düşünelim. Sizin mesleğiniz kutsal da, doğumda bir anneyi hayata döndüren ebenin işi kutsal değil mi? Kalp krizi geçiren birini hayata döndüren doktorun; rahat uyumamız için sınırda nöbet tutanların görevleri kutsal değil mi?

            Kutsallık, görevi başında işini erdemlice yapmaktır. Bir çocuğu bataktan kurtarmak, bir insana yarın umudunu aşılamakla yaşanacaktır.

            Gönül rahatlığıyla günümüzü kutlayacağım günlerin özlemiyle, düşünmede kalın!

           

 

Bu haber toplam 16178 defa okunmuştur
  • Yorumlar 3
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Akçaabatın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0546 284 1461 Köksal Ustaoğlu