• BIST 94.219
  • Altın 252,317
  • Dolar 5,8343
  • Euro 6,5347
  • Trabzon 22 °C

AŞK

BERRİN USTAOĞLU AKYÜZ

“ AŞK”

Neden özlüyordum.

Neydi bu arzu, bu hırs beni nereye götürecekti. Zaten mevsim sonbahara gelmiyor muydu?

Dolup taşıyor, yoku var edip mutlu oluyordum.

Oluyor muydum?  "Tabi ki evet"! diyemiyorum.

Bu soru nereden çıktı şimdi?

Krizlerle tanıştık, ekonomide siyasette... Bin dokuz yüzlerin tükendiği ikibinlerin başlayacağı günlerdi. Huzursuzluk sarıyordu tanımı olmayan. Sıkıyordu boğazımdan. Nedenlerini çözebilmem için düşünmem, düşünebilmem için çözmem gerekiyordu, iki ucu boklu değnekti yani.

Özlemdi başlayan.

Zihnimde alan açtığımda özlem dolduruyordu içimi.

Taksim den Harbiye tarafına inerken İstanbul un en eski binalarını izliyordum. Benim geçmişim değildi ki.

Tabelalar üst üste diziliydi yaşlı binanın. En üstte Dr Ayça Çarman ı okudum. Pskyatır diyordu İnkilap Apartmanının en üstünde.

Bu değnek nasıl tutulmalıydı?Sorabilecek tek kişi o olmalıydı. Bin dokuz yüzlü yılların ilk asansörlü binasını da ayrıca merak ediyordum.

Ağır siyah demir kapıya baktım, sarı tokmağa dokundum. Ona dokunan ellerin sayısını düşündüm. Kınalısı, boyalısı, becerikli ya da hünerlisi...  Belki siyah dantelli eldivenli, ellerin dokunduğunu...

Kat yedi yazıyordu, zile tereddütle dokundum. İnce bir tınıyla koca kapı açıldı. İteleyerek içeri girdim. Yüksek merdivenle bir kata yakın merdiven çıktım. Ahşap bir kafesin içinde yeşil kapütüne duvarlı dolap gibi bir şeydi gördüğüm. Önce izledim. Hareket ediyordu. Yukarı doğru çıktı. Sonra indi. İçinden bir elinde evrak çantası diğer elinde şemsiye ile şapkalı bir bey indi. Selamı zarifti. Kapımı tuttu içeri girdim. Tek kişilik cevizden kafesi sevdim ellerimle.. Soluk ışığıyla paslanmış puslu aynada sakladığım  kendimi gördüm. Sanki o yılların içindeydim. Tüylü şapkam yoktu. Gözlerim dantel peçeden bakıyordu.

Uzunca bekleyişin ardından hareket etti.  Kulbuna asıldım, zıngır zıngır titriyordu. İçinde tek değildim bir ben daha vardı, benimle hesaplaşırcasına susuyordu. Yedi katı çıktım yavaşça. Göğün yedinci katı gibiydi. Durdu. Kapılar akardiyon gibi açıldı.

Yerde bir paspas ,siyah beyaz karo taşları örtüyordu. Seksek oynar gibi bastım her birine. Kapı aralıktı. Uzun ahşap kapıyı araladım, içeri girdim. Küçük bir koridorda, orta yaşlı kıvırcık saçlı İngiliz tipli bir kadın karşıladı beni. "Buyrun" dedi. Müsait olup olmadığını ve gerekçemi anlatmaya çalıştım. Anlaşılmaz cümleler kurdum. Tabi ki o bu karmaşamın nedenlerini çözebiliyordu. Kimin tavsiyesiyle geldiğimi sordu. Cevap vermedim. Apartmanın ismiyle, demir kapının görkemi, asansörün boğucu ama ne ilginç olduğuyla başladım. Özlem başladı diyemedim. Sıra değneği tarife gelmişti. Sözümü kesti. "Biraz salonda dinlenebilirsiniz, içecek bir şeyler  alın lütfen" dedi. Koca salonu göstererek yönlendirdi.

Salona doğru yürüdüm. İnanılmaz bir şey oldu. Şamar atılmadan ayılamayacak kadar şaşkındım. İkinci kez şaşırmak için üç adım daha atmam gerekti. İlki gözyaşlarıma yol bulacak kadar önemliydi. Meslek hayatıma başladığımda, tasarladığım yastıklar bordo  kadife koltuğun üzerinde duruyorlardı. "Onlar oraya nasıl geldiler," ya peki ben nasıl geldim onlara,” onu da bilmiyordum. Değneğin bir ucu

temizlenmiş gibi hissettim. Özlem hala vardı. Arkamdan kağıt bir peçete uzattı. Tebessüm ediyordu. Kafamı kaldırdım yüksek tavanlı dar uzun pencereden; Sarayburnu, Haydarpaşa Garı, Selimiye Taş kışlasını görmek beni ikinci kez tokatladı. Her yer İstanbul du.

Mavi porselen beyaz çiçekli çay fincanıyla su aldım kendime. Bir yudum içtim. Titriyordu ellerim. Arkamdan seslendi.

“ İyi misiniz?”

“İsminiz?”

"Sizi bu tarafa alabilir miyim?" diyerek koridorun karşısını gösterdi. Hayır cevabını beklemiyordu. Salonda oturmayı rica ettim. Olgunlukla karşıladı. Kırmızıya yakın bordo koltuğa oturmamı söyledi. "Hayır" dedim. Hayır demeyi öğreniyordum. Tam karşısındaki berjelin birine ben diğerine O oturdu. Anlatacaklarım o manzarayla ilgiliydi zira. Çorap söküğü gibi başladım anlatmaya... O yastıkları nasıl tasarladığımı, yola çıkma, etkilenme ve tasarıma dökme biçimimi. Çocukluğumun menekşelerini, derenin sesini yeşilin altı yüz küsur tonunu,Karadeniz mi anlattım. Belki hayatında ilk kez hastasıyla ağlayan bir hekimle karşılıklı konuşuyordum. İlerleyen zamanda çayı ben, Türk kahvesini o hazırladı. Kırk beş dakikalık seans iki saate uzadı. Gözyaşlarını gördüğümde akşam elimdeki kumaş parçasını hatırladım. Umutsuzca koltuğa tünemiş (annemin çok kızdığı o terliklerimi çıkarmadan ayaklarımı popomun altına alıp oturma biçimde) oturuyordum. Kenar iplerini çektim püskül yaptım. Yeşil iplikle minik yapraklar mor tohumlar işledim köşelerine, lavantaya dönüştü. Sevdim okşadım kumaşı el ütüsü yaptım. Anneannem öğretmişti. Tırnaklarıyla sıyırır, gerdirirdi. Öyle yaptım. Bu mendil akşamdan çantamda doğru kişiyi beklemek için yerini almıştı. Hep öyle yapardım. Annemde öyleydi. Çantasında hep  çikolata, oyuncak, oyalayacak hediye edilecek şeyler bulundururdu.

Çantama baktım aklıma lavanta çiçeği işli mendil geldi. Belki o beni getirmişti. Bu oyunun biletiydi. Çıkardım, kısa zamanda ismiyle hitap edebildiğim doktora uzattım. İki çift göz lavantayı izliyordu. Sevme sırası ondaydı. Okşandı lavanta, sehpanın üzerine serildi. O uzunca bir süre orada kalacaktı. Öyle söyledi.

Ayrıldığım bu yerden yürüdüğüm o yolları nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Kabataş a inerken ayıldım.

Özlem... dedim.

Sağa yaklaştım saat kulesinin tam dibinde durdum. Temizdi. İki ucu da. Ama değneğe ne gerek vardı? Dimdiktim artık. Güçlüydüm.

Akçaabatım seni çok özledim. Seni buraya, burayı sana taşıyamazdım. Senin için seni yazmaya karar verdim. Kabataştan Bodrumdan Antalyadan. Her yerden baktığımda sen aynıydın. Kaleme sarıldım, hatırladıklarımı özlediklerimi arzularımı... düşündüm yazdım.

Sen “Aşk”sın dedim, “Aşk” olarak kalacaksın!

123456---kopya-20171231180348.png

 

Bu yazı toplam 479 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Akçaabatın Sesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0546 284 1461 Köksal Ustaoğlu